İçimizdeki Dr. Jekyll & Mr. Hyde'lar

Çocukken oynadığımız ip çekmece oyununda hangi taraf ipe iyi asılırsa, karşı tarafı devirmeyi başarırdı. Büyüdükten sonra da hayali iplere asılıp karşımızdakini devirmeye çalışmıyor muyuz?

Kimi zaman günlerimiz çok hafif, kolay, suyun yolunu bulup aktığı gibi geçer, kimi zaman da sevdiğimiz, değer verdiğimiz arkadaşlarımızla can yakıcı konuşmalar yapmak zorunda kalırız. İş nedeniyle belli bir mesafede bulunduğumuz kişilerle karşılıklı bir güvensizlik, her an zarar görme ihtimali yaşayacağımız olasılıklarından rahatsız olur, içimizdeki 'diğer biz'i harekete geçiririz. Bu insanlarla tanıştığımız, işbirlikleri yapmaya başladığımız zamanlardaki yaratıcı, keyifli iletişimi hatırlamaz oluruz nedense.

Ve böyle böyle günler biter akşamlar olur, kalbimiz yüklü, yorgun düşeriz. Ta ki ertesi günü daha farklı yaşama kararı alana dek?

İskoçyalı yazar Robert Louis Stevenson'ın 1 bu eskimeyen eseri kişilik bölünmesini ve içimizdeki potansiyel 'ben'leri çarpıcı biçimde işler. Oldukça kibar ve güngörmüş biri olan Dr. Henry Jekyll'in zaman zaman bir canavara yani Edward Hyde'a dönüşmesini anlatır. Henry Jekyll insani özellikleri güçlü olan biriyken, Mr. Hyde duygularını yitirmiş acımasız biridir. Romanın kahramanları elbette çok uç örnekler olarak seçilmiş. Fakat hemen her bireyin içindeki o her an ortaya çıkmaya hazır Mr. Hyde'ları, yani içimizdeki olumlu ve olumsuz yanların varlığına dikkat çeker. Konu insan davranışları, duyguları olunca da elbette sinemacıların da ilgisini çeker, bu roman 100'ün üzerinde televiyon ve sinema filmine uyarlanmış haklı olarak.

Peki ama neden?

Söylemek istediklerimizi söyleyemememiz ya da kendimizi tam olarak ifade edemeyeşimiz mi buna sebep olur? Bizi içimizden geçenleri söylemekten alıkoyan fren sistemi bize iyilik mi yoksa kötülük mü yapar? 'Bin düşün bir söyle' atasözü, dilimizin ucuna gelip de çıkmaya hazır sözcükleri filtremizden geçirmemiz gerektiğini öğütler. Bunu işletebilmemiz, kendimizi doğru bir kontrol altına almayı başardığımızın göstergesi olabilir. Gün sonundaki yüklerimizin azlığı da bunun ayrı bir kanıtı.

Kayıplar yaşaya yaşaya ilerliyoruz. Kimi zaman sıra arkadaşlarını, oda arkadaşlarını kaybede kaybede? Sıradan bir sebeple başlayan bir tartışmanın önüne geçemiyor, sonrasındaki iletişim kazasında ağır yaralar alabiliyoruz. Tıpkı dalgaların kayalara çarpıp küçük küçük koparması ve günün birinde ortada kayadan eser kalmadığını görmemiz gibi.

Yaşadığınız günü kaç kayıpla kapadığımızı düşünmeye ne dersiniz?

Bu kayıpları kazanmak mümkün mü, bir kaybı kazanca dönüştürmek hayatımıza neler katar? Bunları düşünmekle başlayabiliriz işe.  Kazanmak için neleri yapabileceğimiz, her zaman çözüm üretme şansımız olduğunu hiç unutmamamızla mümkün.

Seçenekleri oluşturmak, durduğumuz ve durmak istediğimiz yeri netleştirmek, hep olduğu gibi 'bin düşünüp, bir söylemekten', asıldığımız ipin karşısında durana bakmamız, yere serme isteğimizden önce davetsiz misafir Mr. Hyde'ı geldiği yere göndermemizden geçiyor.

Sakın ipin öte ucunda duran, ona asıldıkça asılan, gerdikçe geren kişi kendi Mr. Hyde'ımız olmasın?

Haydi, bir oyun oynayalım ona. Bırakalım ipi aniden. Yerlere yuvarlanacak, çünkü sadece germeye şartlanmış!. Basalım kahkahayı haline, istediği kadar 'Ben kazandım' deyip dursun?



http://engelsizkariyer.com/Yazi.aspx?id=88