Uluslararası bir şirkette çalışmak en büyük hayalimdi

Küreselleşen dünya, ekonomiyi, kültürleri etkilemeyi, benzerleştirmeyi sürdürüyor. Çin’deki öğrenciyle, Brezilya’daki öğrenci aynı şarkıcıyı dinlemekten hoşlanıyor; Afrika’daki iş insanıyla Türkiye’deki meslektaşı, benzer kariyer engellerinden geçiyor. Her birinin ekonomik düzeyi, sosyokültürel zemini birbirinden farklı elbette. Ama ihtiyaçlar ortak.

 

Küreselleşme rüzgârı esip geçtiği her yerden bir şeyler alıyor, bir diğer ülkeye başka bir şey bırakıyor. Bu böylece devam edip gidiyor. Banka kredilerinden içtiğimiz suya, yediğimiz yemeğe, giydiklerimize, izlediğimiz filmlere dek tükettiğimiz ürünler, hizmetler, giderek daha çok benzeşiyor.

Yabancı sermayenin gelişmekte olan ülkelere ilgisi gün geçtikçe artıyor, çünkü oralarda tüketime doymamış yeni nesiller çoğunlukta. Denemek, kullanmak, hissetmek istiyorlar. Küreselleşme bu kitleleri hedefliyor ve şirketler, dünyanın bir ucundan kalkıp bir diğer ucuna istihdam yaratmak, para kazanmak için gidiyor. Dünya ekonomisi hem hareketleniyor hem de birbirine pamuk ipliğiyle bağlanıyor. Tüm bunlar olurken, ortak paydası para, ürün olan şirketler yerel ofislerindeki insan yönetim politikalarını evrensel ilke ve değerlere göre mi ayarlıyorlar yoksa yerelin kuralları mı geçiyor? Bu konuda ne düşünüyorlar, nasıl hareket ediyorlar?
 
Öncelikle çok iyi yabancı dil bilen insanları tercih ediyorlar, çünkü yabancı dil bilgisi bu şirketlerde çalışabilmenin ilk koşulu. İkinci koşul çok iyi okullardan mezun olmak, çünkü bu insan sermayesinin de değerini arttıran bir unsur. Bu insanlar özenle seçiliyor, ya oryantasyona tabii tutuluyor ya da hemen işbaşı yaptırılıyor ve gelişmekte olan ülkenin elit insan kaynağı olarak “headcount” raporlarına geçiriliyor. Sosyal haklarsa genellikle diğer yerli şirketlerden daha iyi sunuluyor.
 
Bir başka açıdan ise, küreselleşme sayesinde dünyayı tanıyoruz, başka kültürleri öğreniyoruz, bu kişisel tarihimiz ve gelişimimiz için de büyük bir fırsat yaratıyor.  Tabi ki bu şirketler evrensel değerlerle yönetildiği ve etik ilkelerden ödün verilmediği sürece. İnsan faktörünün olduğu her yerde kişisel çıkar çatışmalarından, çekememezlikten, kıskançlıktan ve önyargılardan bahsedebiliriz. Çünkü insanız.
 
İnsan faktörünün odağa alınmadığı şirketlerde, dünyanın en büyük sermayesine ve pazar gücüne sahip olsa bile, yönetim süreçlerinde olan bitene kayıtsız kalmak, birinin diğerini kırmasını izlemek bir süre sonra dönüp dolaşıp şirkete zarar verecek, en sonunda kendini de yutacak bir kısır döngünün başlangıcı olacaktır.
 
Aşağıda okuyacağınız olay, anlatmak istediklerimi biraz özetleyebilir belki.
 
Uluslararası bir şirkette, , yabancı bir yöneticiye bağlı olarak çalışacağımı öğrendiğimde çok mutlu olmuştum. Başlangıçta 4-5 ay her şey çok iyi gitti. Hatta yöneticim, gelecekte benim de yönetici olacağımı söyleyerek beni motive etti, destekledi. Ama günün birinde hamile kalınca bütün resim değişti. Kendisinin sağ koluyken birdenbire can düşmanı olmuştum.
 
Hamilelere fazla mesai yaptırılmasına yasada bile yer yokken ayda 20-25 saat fazla mesaiye kalmaya başladım. Yönetici bana doğum ve süt izinlerini yasal sürelerde kullanmamamı, işyerinde iş yükünün ağır olmasından dolayı çalışmaya derhal başlamam gerektiğini söyledi. Bunu kabul edemeyeceğimi bildirdim ve İK’ya her şeyi detaylı bir şekilde anlatan bir yazı yazdım.
 
Bu girişimimin adından yerime bir erkek eleman alındı.  Yönetici tarafından artık hiçbir toplantıya çağrılmıyordum, sözlü iletişime bile –günaydın ve iyi akşamlar demek de dâhil-  geçilmiyordum. Bütün gün bomboş oturuyordum. Yöneticiyle konuşma girişiminde bulunduğum her defasında geri çevrildim, İK’yla konuşmam söylendi.
 
Hamilelikle ilgili düzenli kontrollere gitmeme izin verilmedi. Bu nedenle iki kez ağır rahatsızlık geçirdim. Şirket doktorunun yazdığı sevkle hastaneye kaldırıldım ve erken doğum teşhisi kondu ve 10 günlük rapor verildi. Doğumdan sonra işe döndüm. Bölümde 4-5 boş masa varken, beni tuvaletin önündeki masaya tek başıma kalacağım şekilde oturttular. Bir kaç ay burada çalıştım. Böylece bölümle fiziksel temasım da kesildi. İK’ya bununla ilgili başvurduğumda “sizi yöneticinizin olduğu alanda oturtamayız” dediler. Bu nedenle sekreterya bölümünde bir masaya yerleştirildim ama burada da yetkinliklerime dayalı bir iş yapamadım, dosyalama ve diğer gündelik işler veriliyordu.
 
İK’dan başka bir bölüme transferimi istedim. Beni finansman bölümüne gönderdiler. Tenis topu gibi oradan oraya savruluyordum adeta. Doğumdan 3 ay sonra sütten kesildim. Zam döneminde, doğum izninden dolayı zam alamayacağım söylendi. Aradan kısa bir zaman geçti ve İK beni yine çağırdı ve ilişki yönetimini beceremediğim ve yasal sınırlamalara rağmen hamileyken fazla mesai yaptığım gerekçesiyle savunmamı istedi.  Bu görüşmelerin ardından, şirketi dava etmekle tehdit ettiğim gerekçesiyle tazminatsız işten çıkarıldım.
 
Yurtdışı merkezler hangi bir çalışanla ilgilenebilirler ki!..
Bu öyküde olduğu gibi daha nice kıyım öyküleri yaşanıyor yerli ve yabancı sermayeli şirketlerde. Yurtdışındaki genel merkezler yaşananları, o ülkenin kendi iç meselesi olarak görüyor ve duruma müdahale etmek istemiyor. Oysa dünyanın pek çok ülkesinde sistematik, kasıtlı olarak yapılan psikolojik yıldırma hareketleri suç olarak kabul edildiğinden, bu duruma tanık olup da bunu bildirmeyenler, tacizcilerin sırtını sıvazlayanlar da ceza alıyor. Münferit başlayan bir olay, süreç içinde örgütlü hale gelebiliyor çünkü. Yukarıdaki öyküde gördüğümüz gibi, şirketin desteklediği bölüm müdürünün, onun her isteğine uygun çözümler (!) üreten insan kaynaklarının ve bütün bu olup bitenleri görmeden, duymadan ve sesini çıkarmadan çalışmaya devam edenlerin hep birlikte top çevirdiği eğlenceli bir oyun olmaktan uzaklaşıyor; Avrupa’daki genel merkezin de başını ağrıtan, vakit ayırmak istemediği ve mağdurun bir kez daha mağdur edildiği bir drama dönüşüyor.
 
Çok uluslu şirketlerde yönetici pozisyonunda, insan kaynaklarında çalışan herkese sormak istiyorum: Birkaç dakikanızı bu sorunu düşünmeye ayırabilir misiniz?
 
Değişmeyen evrensel değerler mi, yoksa bir üçüncü dünya ülkesinin kendi yerel davranış alışkanlıkları mıdır? 
 
Sizce hangisi? Karar sizde saklı.