Cam Tavan Giderek Alçalıyor mu?

İki araştırmadan bahsetmek istiyorum sizlere.

 

Bunlardan biri Buffalo Üniversitesi’nde (ABD) iki sosyolog tarafından (Erin Hatton ve Mary Nell Turner) yapılmış1. “Objeleştirmede Eşitlik mi? Kadınlar ve Erkeklerin Cinsel Objeleştirilmesi” başlıklı bu araştırmanın sonuçlarına göre Amerika’da 1960’lı yıllarda kadınlar % 44 oranında cinsel obje olarak temsil edilirken, günümüzde bu oran % 84’e yükselmiş. İki sosyolog araştırmalarında aynı durumun erkek temsili için geçerli olmadığı sonucuna da ulaşmışlar.

 

İkinci araştırma Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) ‘nda görevli Ekonomi Etütleri Araştırmacısı Damla Özdemir ile Araştırmacı Dr. Zeynep Esra Tanyıldız tarafından 2011’de tamamlanmış2.  Araştırmanın konusu ”Türkiye’de Bilim Kadını Olmak – Bilimsel İşgücünde Kadın ve Cam Tavan”. 

 

Cam tavan’ı hatırlayalım. “İş dünyasında kadınların veya azınlıkta olan grupların belirli bir aşamadan sonra kariyerlerinde yükselmelerini engelleyen faktörlerin toplamı” olarak tanımlanıyor. Yani kadın ile erkek, iş dünyasında kağıt üzerinde eşit. Ama belirli bir seviyeye kadar. O çizgiden daha yükseğe çıkmak isterseniz, görünmeyen cam bir tavana çarpıyorsunuz. O tavandan yukarısı erkeklerin katı, bindiğiniz asansör sizi o kata götürmüyor.

 

İki araştırmacının elde ettiği sonuçlar düşündürücü, hatta ürkütücü. 2001-2010 yılları arasında akademik cam tavanın arttığına dair resmi istatistikler, bu gerçeğin, onu inkar eden ya da küçümseyenlere inat, Çin Seddi gibi yükseldiğini gösteriyor.

 

Alın size öğretim alanından bir örnek: 2010 yılında öğretim görevlisi pozisyonunda kadın – erkek oranı % 47’ye % 53 iken profesör statüsündeki çalışanlarda % 28’e % 72 gibi büyük bir  uçuruma ulaşıyor. Kadın akademisyenler için cam tavan yardımcı doçentlik ve üstü süreçlerde kesmiş köprü başlarını.

 

Sayılara göz attığımızda cam tavan, uzay filmlerindeki ışınlanma misali,  iyice gözle görünür hale geliyor. Akademik işgücünde kadın çalışan sayısı 36.595, erkek çalışan sayısı 50.940 olarak tespit edilmiş. Büyük bir fark yok gibi görünüyor, bu kadınların yarıya yakını (14.381) araştırma görevlisi pozisyonunda. Yukarıya çıkamayanların yaş aralığının 35-44 olduğu resmi tamamlayan bir başka boyut.


 

Her iki tablo da endişe verici.

 

Kadınların beyin ve kalp potansiyelleri ile artı değer yaratacak çalışmalarda yer almak yerine cinsel obje olarak vitrine yerleştirilmesi, giderek bilimsel çalışma alanından çekilmek zorunda kalması elbette her toplumun kendine özgü sosyolojik, ekonomik, kültürel kodlarıyla tartışılmalıdır. Ancak küreselleşen dünyada, ülkelerin, toplumların kendi içinde kapalı kalmaları da mümkün değil artık. İnternetin ve yüksek teknolojiyle donatılmış telekominikasyon araçlarının varlığıyla her şey anında üçüncü kişilerle, giderek de kitlelerle paylaşılabiliyor. Bu gibi sorunlara artık “arızi (geçici), yerel, bölgesel”  diyerek kendimizi avutmaktan ve aldatmaktan vaz geçmeliyiz. Bilim insanlarımızın, aslında evrensel olan sorunların ülkemizdeki görünümlerini bu tür araştırmalarla ortaya çıkarmaları ve dünyaya da duyurmaları, hiç kuşkusuz görevleri.  İyi ki eleştirilere aldırmadan görevlerini yapıyorlar.

 

Kadınlar, aile yaşamlarını düzenli sürdürmek, aile düzenini sağlamak, çocuk bakmak gibi, aslında erkekle paylaşılması gereken yükleri tek başlarına sırtlanmak zorunda kaldıklarından, iki kişiden biri arasında tercih yapılması gerektiğinde hep kaybeden taraf oluyorlar. “Aman bu şimdi evlenir, çocuğu olur, durmadan izin kullanır; acil bir durum olsa geç vakte kalamaz, başka şehre gitmesi gerekse anası-babası-kocası-kardeşi sorun çıkarır” gibi kuşkularla oyun alanının dışına itiliyorlar. Çünkü akademik kariyer, okumak, yazmak, araştırma yapmak, yurtiçi, yurtdışı toplantılarda bildiri sunmak gibi zihinsel aktivitesi çok yüksek ve konsantrasyon gerektiren bir çalışmanın sonucu elde edilebilir. Çocuğuna bakmak zorunda olan bir kadının “öğretim görevlisi” pozisyonundan “profesörlüğe” giden yolda ilerleyebilmesi için illa varlıklı olması, ya da ailesi tarafından desteklenmesi gerekiyor, başka çıkış yok!

 

Hemen her nikah töreninde, nikah memuru –kadın ya da erkek, farketmez- hep aynı teraneyi tekrarlar ve sahte bir alkış alır: “Kadın ve erkek birbirinin bütünleyicisidir. İyi günde, kötü günde, yaşamın acısını da nimetini de paylaşmak üzere ellerinizi birleştiriyorsunuz”. Nikâh memurları gücenmesinler ama gerçek hiç de öyle değil. Soralım bakalım istatistiklere: Cam tavanın ötesindeki mutlu dünyada yerlerini almış erkeklerden acaba kaç tanesi aynı zamanda evde pişecek yemeğin, bozulan çamaşır makinesinin, çocukların aşılarının, okul-aile birliği toplantılarının ve yüzlerce gündelik özel yaşam sorunlarının yükünü yarı yarıya paylaşarak gelmiş o noktaya… ve daha ötesine giden yolda bu dertlerden kaçına va hangi oranda yer var?..

 

 

Çağlar Çabuk

 

 

 

Kaynaklar:

 

1)      www.bianet.org  , 16 Ağustos 2011, Salı

2)     TEPAV Nisan 2011 N201136 Türkiye’de Bilim Kadını Olmak, Damla Özdemir, Dr. Zeynep Esra Tanyıldız