Değişmeyen tek şey

DEĞİŞİMİ YÖNETMEK

‘Aynı nehirde iki kez yıkanılamaz, çünkü o nehir artık aynı nehir değildir’.

Herakleitos

Çağlar ÇABUK ile ‘Değişimi yönetmek’ üzerine…

Değişim hayatın her alanında karşılaştığımız bir kavram. Değişimi yönetmek için yöntemlerimiz
neler olmalı?

Herakleitos’un Milat’tan 500 yıl kadar önce söylediği bu sözler bile değişimden kurtaramamış
kendini.

‘Aynı nehirde bir kez bile yıkanılamaz, çünkü nehir siz içindeyken de değişiyor’

Evet, değişim, içinde yaşadığımız evrenin ve yaşamın tek değişmez kuralı. Bizim
sözcüğümüzdeki ‘Nesnel’ gerçekliği doğru kavramamız için hiçbir zaman unutmamamız
gereken 4. Boyut.

Kendi irademizle etkileyebileceğimiz alanın dışında kalan, işimize gelse de gelmese de,
bizi mutlu etse de etmese de gerçek olan şey, asla donuk bir resimden ibaret değil. Her an
kımıldıyor, yer ve biçim değiştiriyor, bir sure sonra belki de şu andaki halinin tam tersine
dönüşecek.

İlk yapmamız gereken şey, zavallı devekuşuna yakıştırdığımız ‘kafasını kuma gömerek
tehlikeden korunma’dan korunmak olmalı. Yani değişimi görmek ve anlamak.

Burada bize haberciliğin genel kuralı yardımcı olacak. 5N 1K, yani:

Ne değişiyor?
Nereye doğru değişiyor?
Neden değişiyor?
Nasıl değişiyor?
Kim/ler veya ne/ler bu değişime neden oluyor?
Ne zaman başladı, nerede bitecek?

Bu soruların yanıtını kendi duygu ve isteklerimizden bağımsız olarak vermeyi başarabilirsek,
önce ‘Değişimi anlamak’ mümkün olacaktır, sonra da onu hızlandırmak, yavaşlatmak, belki
de durdurmak için elimizden birşey gelip gelmeyeceğini görebilmek.

Ondan sonrası ise size kalmış birşey. İster değiştiremeyeceğiniz bir değişime ayak uydurun,
belki de bir parçası ve hızlandırıcısı olun; ister kazanamayacağınızı bile bile direnin, olumsuz
bir değişime boyun eğmemiş olmanın onurunu taşıyın, ondan zarar görseniz bile.

Yaşam alanlarımız, onların içinde kullandığımız ürünler, yaşadığımız kent değişim, dönüşüm
halinde. Bu değişimin ortasında nasıl hareket etmeli?

Anlattığımız basit yolu izlemeli ve ilk iş olarak değişimi anlamalıyız. Yani onun yönünü ve
niteliğini.

Bu değişimi kim/kimler istiyor? Değişimi sağlayabilecek kadar güçlü mü?
Şimdiki durumdan neden hoşnut değil?
Nasıl olsun istiyor?
Değişimi sağlamak için nasıl bir strateji izliyor, hangi taktiklerle ilerliyor?
Değişimin hızı ve geçireceği evreler neler olabilir?
Amacına varabilir mi, ne kadar zamanda, sonuçta ortaya nasıl bir resim çıkacak?

“Bu değişimin ortasında nasıl hareket etmeli?” sorusuna gelince, önce kendimize
sormalıyız:

Bu değişimi istiyor muyum? Öyle ise hızlanması için katkım ne olabilir?
Bu değişimi istemiyorsam onu durdurmak veya en azından yavaşlatmak, zararlarını
azaltmak için neler yapılmalı, bunlara katkım olabilir mi, nasıl?

İşte tam bu noktada, yani karar anında devreye kişisel isteklerimiz, duygularımız, değer ve
inançlarımız giriyor.

Girmesin demiyorum. Zaten desem de girecek. Çünkü insanız. Mantıktan ibaret bir program
değiliz. Tabii ki kendi istek ve duygularımıza, değer ve inançlarımıza göre seçeceğiz
yolumuzu ve sonuçlar iyi olursa mutlu olacak, kötü olursa onlara katlanacağız.

Tek dikkat etmemiz gereken şey, değişimi analiz ederken onları devre dışında tutmak, istek,
duygu, inanç ve değerlerimizi, bu süreç boyunca gönlümüzün bekleme salonunda ağırlamayı
başarabilmek olmalı.

Markalar da bir değişim ve bunu yönetme süreci yaşıyor. Bir markanın değişimi yönetme süreci
nasıl olmalı?

Tabii, markalar da değişim dışında kalamaz, yoksa kendilerini çürümeye mahkum ederler.
Ancak unutmamalı ki, bir markanın “marka” olabilmesi kolay ve kısa bir süreç değil. Az
emek, sabır, sebat ve yatırım istemiyor. Bunu başarabilenler, ömrünü de doğru olarak
hesaplayabilmeli, değişimi doğru yönetebilmeli.

Yanlış yönetmek nasıl olabilir?

İki türlü, erken veya geç. Ama her ikisi de markaya zarar.

Erken değişim, genellikle rakiplerin yoğun kampanyalarının yarattığı panikten
kaynaklanabiliyor. Ya da üst düzeye yeni çıkmış bir yöneticinin kendini gösterme, fark
yaratma isteğinden.

Ama markanın doyuma ulaşmış bir yıpranma süreci yaşanmamışsa, böyle bir değişim çabası,
kendi kendine çelme takmak anlamına geliyor. İnsanlar hala bu markaya güveniyor ve o
markayı taşıyan ürünleri gözü kapalı tercih ediyorsa, böyle bir değişimin somut şartları

ve ihtiyacı oluşmamış demektir. Üstelik durduk yerde riske atılmak çok kötü sonuçlar da
verebilir. Aynı markanın farklı niteliklerde ürünlerini belli aralıklarla piyasaya sürmesi
mümkünken marka yenilemeye kalkması, intiharla bile sonuçlanabilir.

Geç değişim ise, bunun tam tersi. İmajı ve inanırlığı –hiçbir suçu olmasa bile- zamanın
yıpratmasıyla aşınmış, kanıksanmış bir markanın, bunu zamanında idrak ve kabul edememesi
halinde ortaya çıkıyor. Alıcı ilgisindeki –ve tabii satışlardaki- düşüşün doğru nedenini herşey
tepetaklak olmadan farketmesi ve ya köklü bir imaj değişikliğine ya da yeni bir markaya
dönüşmek için cesur bir atılım yapabilmesi gerek. İşte bunu zamanında farkedemeyen ve
nedenlerini doğru analiz edemeyek gerçeği kabullenemeyen bir marka, iş işten geçtikten sonra
istese de yapamayabilir gereken değişimi.

Önümüzdeki dönemi çok fazla etkileyecek bir kentsel dönüşüm sürecinin başındayız. Bu sürecin
sosyal boyutu için neler yapılmalı?

İlk iş –umarım hala geç değildir- bu işin “Ben yaparım, olur” mantığıyla
yürütülemeyeceğinin farkedilmesi. Çünkü böyle bir değişim, çok başarılı projelerin, pırıl pırıl
maketlerin cazibesine kapılarak kazma küreğe sarılınmaması gereken, çok boyutlu, çok yönlü,
hatta sosyal ve insani yönü teknik ve mali yönünden çok daha fazla öne çıkacak olan bir şey.
Çünkü inşaat alanına girecek iş makinelerinin kepçeleri, taş, beton, demir ve tuğlalardan önce
insanların yaşamına, yuvasına ekmeğine, suyuna ve belki hepsinden de kötüsü duygularına
batırıyor kancalarını.

Bu soruyu tek cümleyle yanıtlayabilirim:

Kentsel dönüşüm, ancak o kentte, o semtte yaşayanların katılımı ile, yani ikna olması,
benimsemesi ve değişimin parçası olmasıyla başarılabilir.

Zorla, yakıp yıkarak, göz yaşları ve belki de kana bulanarak bir semti yıkabilir, üstüne
kendi hayal ettiğiniz yapıları oturtabilirsiniz. Ama böyle bir dönüşüm sizden er veya geç
intikamını alır. İkisi arasındaki zaman dilimi ise, oraya zorla oturtulan semt için kabus haline
dönüşebilir. Filistin’deki yeni yerleşim merkezinde oturanlar geceleri rahat uyuyabiliyor mu
dersiniz?

İstanbul da diğer birçok ilimiz de kentsel dönüşüm geçirmeye muhtaç. Deprem tehlikesi
olamasa da muhtaç, zira 50’lerle başlayan çarpık kentleşmenin çürük alt ve üst yapılarının
giderek artan nüfusu ve büyüyen bir ekonomiyi taşıması mümkün değil. Bu değişime
körü körüne karşı çıkan da yok. Ancak kentsel her değişim, odağına mutlaka o kentte
yaşayan ‘insan’ı oturtmalı, ona rağmen değil, onunla birlikte başarmanın yollarını aramalı,
bulmalı, sonucu da hep birlikte paylaşabilmeli.