“Kurumsal Mükemmellik” Ütopya mı?


Organizasyonları var eden iki temel bileşenden biri sistemin kendisi diğeri de birey. Öyle ki durumu metafizik açıdan ele alırsak  hangisinin diğerini var ettiği konusundaderin bir tartışma bile başlatılabilir. Tartışmaya açmak istediğim konu, bir organizasyonda her kademede çalışanın orada olmaktan mutlu olduğu, süreçlerin tıkır tıkır ve tüm etkilenen unsurların yararına işletildiği, adalet ve eşitlik değerleri ile kalite bilincinin baş tacı edildiği yapıların sürdürülebilirliğinin mümkün olup olmayacağı. Son yıllarda sakız gibi çiğnenen parlak kavramlardan biri olan sürdürülebilirliğin bir bakmışız geçmişle ilişkisini bıçak gibi kesmeye çalışan, yenilenme ve değişim adı altında doğallığını yitirmiş yapay bir iklimin oluşturulduğu bir ortamla karşı karşıya bırakılmak anlamına geldiğini görebiliyoruz.

 

İşim gereği eğitim ve gelişim uygulamalarına başlamadan, daha ihtiyaç belirleme görüşmeleri sırasında böylesi yapay iklim örneklerine tanık olabiliyorum. Kurum yöneticilerinin başarı duygusuyla anlattığı, kağıt üstünde tamamlanmış görünen, katılımcılarına değip geçmiş,  sabun köpüğü programları günümüz TV dünyasının dizi ve yarışmalarına benzetiyorum. Bu tür ortamlarda katılımcılar tükettikçe keyif alıyor ve talep etmeye devam ediyorlar. Düşünmeye zorlanmadan, sürekli eğlenerek geliştiklerini düşünen hedef gruplara ise kurumların eğitim ve gelişim bölümlerinin bu nedenle rating alabilecekleri kişileri ve programları getirmek ve “memnuniyeti artırmak” gayreti içinde olduklarını gözlemliyorum.

 

Masanın ardında (İK tarafında) ve önünde (eğitmen, koç ve değerlendirici olarak) çalışma deneyimi edinmiş biri olarak, teorik bilgilerden bağımsız söyleyebilirim ki çalışanını, takım üyesini içine almayan, süreçlere dahil etmeyen hiçbir sistemin sürdürülebilirliği mümkün değil. Çünkü devamlılığı besleyen ana damarlardan biri olan bireylerarası etkileşim ya kesilmiş ya yanlış yöntemlerle işlevsiz hale getirilmiş oluyor. Kurumsal kültürün ne olduğu, nasıl aktarıldığı ve yaşatıldığı, kullanılan dilden, tavırlardan, olaylara ve durumlara karşı verilen tepkilerden tespit edilebilir. Yani “Cumaları serbest giyim” veya “Mutlu Saatler” uygulamasından daha fazla şeylerin yapılması gerekiyor.

 

“Organizasyonel gelişim” en genel haliyle şöyle tanımlanıyor: Bir kurumun sahip olduğu insan, teknoloji, süreçler ve kurum kültürünü bütünsel olarak ve karşılıklı etkileşim içinde ele alarak, o kurumun daha verimli olmasını sağlamayı ve örgüt iklimini iyileştirerek, çalışanlar için daha iyi bir ortam yaratmayı amaçlamaktır. Çok doğru. Artık kurumlar sadece hissedarlarına kar ettirmek amacıyla var olmadıklarını ortaya koymak için müşterilerinden, topluma ve çevreye kadar etkiledikleri tüm paydaşlara karşı sorumluluk taşıyorlar. Çünkü, mevcut kültür, tüm çalışanlar vasıtasıyla kurum dışındaki paydaşlara yansıyor ve itibar yönetiminin önemli bir parametresi olarak işlev görüyor.

 

Bir organizasyonel gelişim sürecinde, değişim fırsatı veya tehdidi ile burun buruna geliriz. Değişimin göreceliğini unutmadan, her değişim sürecinin gelişimi de mutlaka beraberinde getirmediğini buraya not düşelim. Dünya döndükçe değişime hazır olmak kurumların artık olmazsa olmaz gerçeği.  Değişim teknolojik entegrasyonu gerektirebileceği gibi kültürel entegasyonu da zorunlu hale getiriyor ki yönetmesi en zorlu olanı da bu.

 

Uzun dönemli, anlamlı bir plana bağlı olmak, sosyal bilimlerden beslenmek, kurumu ve tüm paydaşları bir bütün olarak ele almak ve girdiler ile çıktıları ölçmeye uygun bir yapı oluşturmak, kurumsal mükemmelliğe giden yolda organizasyonel gelişimin en temel özelliklerinden.

 

Bu yönetsel ve sistemsel özelliklerin yanında çalışanlar arasındaki çatışmaların yönetilme biçimi, psikolojik veya cinsel taciz olaylarının varlığı, uygulayıcılara yönelik yaptırımlarda oranizasyonel gelişim süreçlerini etkileyen dinamikler arasında yer alıyor. İlkelerin hiç kimse için çiğnenmediği, krizlerle başa çıkmaya hazırlıklı her seviyedeki liderin çalışanlar üzerinde yarattığı etki, etik liderlik yaklaşımı, kurumu hedeflenen amaçlara yönelten, dayanışma ve işbirliğini pekiştiren başlıca unsurlar.

 

Tüm paydaşları kapsayan ve bütünsel fayda yaratacak bir değişim sürecini yönetmekmükemmeli hedefleyen kurumların yapmaya çalıştığı bir şey. Değişimin etkilenen tüm unsurlar tarafından kabulü, benimsenmesi, uygulanması ve değişimin birer sözcüsü olunması tüm takım üyelerinin kendilerini ortaya koymasına olanak tanıyan, demokratik, ileri görüşlü, etik ilke ve değerlere bağlı bir liderlik anlayışıyla mümkün.

 

Peki, bu kadar sözden sonra yine soruyorum “kurumsal mükemmellik” ütopya mı sizce?

 

Çağlar Çabuk